“Ateş düştüğü yeri yakar” derler…
Ama bu kez öyle olmadı.
Kahramanmaraş’ta yaşanan o elim olay, ateşin sadece düştüğü yeri değil, hepimizin yüreğini yaktığını gösterdi. Bugün o ateş, bir annenin dizinde değil sadece; bir ülkenin vicdanında yanıyor.
Dokuz can…
Dokuz umut…
Dokuz ayrı hikâye, dokuz yarım kalan gelecek…
Her biri bir annenin duasıydı, bir babanın hayaliydi. Okula giderken belki de akıllarında sıradan bir gün vardı. Ama hayat, en acı yüzünü gösterdi onlara. Şimdi geriye; yarım kalmış cümleler, söylenememiş vedalar ve susturulmuş kahkahalar kaldı.
Bir çocuğun yokluğu sadece bir evde hissedilmez. O yokluk, sokağa düşer, mahalleyi sarar, şehrin üstüne çöker. Bugün Maraş’ta sadece evler değil, umutlar da sessiz. Sokaklar aynı, binalar aynı… ama hiçbir şey eskisi gibi değil.
Bir annenin yüreğinde açılan boşluğu tarif etmeye kelimeler yetmez. Hangi cümle, bir evladın yokluğunu anlatabilir? Hangi teselli, o derin sessizliği doldurabilir?
Bu acı, anlatılabilecek gibi değil. Bu acı, ancak hissedilir. Ve bugün o his, hepimizin içinde.
Belki de en ağır olan şu:
Toprağa sadece bedenler verilmedi bugün.
Bir şehrin masumiyeti, bir milletin umudu da o toprağa emanet edildi. Küçücük bedenler üşümesin diye dua ederken, aslında kendi vicdanımızın ne kadar üşüdüğünü fark ettik.
Bugün Kahramanmaraş ağlıyor.
Ama bu sadece bir şehrin gözyaşı değil.
Bu, bir ülkenin suskun çığlığıdır.
Bu, “neden?” sorusunun cevapsız kalışıdır.
Ve belki de en çok bu yüzden ağırdır…
Çünkü artık sadece yas tutmak yetmiyor.
Bu acıyı unutmak değil, anlamak gerekiyor.
Bir daha hiçbir çocuğun hayali yarım kalmasın diye,
hiçbir annenin yüreği bu kadar sessizleşmesin diye…
Bu ateşi söndürmek zorundayız.
